Birliktir, beraberliktir Ramazan.
Aile büyükleriyle eski günleri konuşmak, eş dostla yeniden görüşmektir.
Sıcacık bir pideyi bölüp bir parçasını hemen yanı başındakine uzatmaktır.
Huşûyla oturduğumuz sofradaki bekleyiş, kulaklarımıza dolan ezan sesidir…

Ramazan geldi, hoş geldi; âdetleri değişti de geldi

Bir Ramazan daha geldi gelmesine, ama değişen dünyaya ayak uydurarak geldi. Hani büyüklerimizden duyduğumuz “Nerede o eski Ramazanlar?” serzenişleri var ya, bazenhaklılar aslında…

Türkler, Ramazan ayında mahya, temizlik, ahlâk tasfiyesi, günah ve zararlı şeylerden çekinme, yerinde eğlenebilme, dinlenebilme, cömertlik ve herkesi düşünmek terbiyesini bir araya getirmiş, böylelikle kendilerine özgü bir Ramazan Medeniyeti oluşturmuşlardır.

Ramazanda oruç tutmak, fitre vermek gibi dinî vecibeler aynı kalsa da Ramazan gelenekleri, örf ve ananeleri zaman içerisinde değişmiş, iftar sofraları gittikçe sadeleşmiş.

Ramazanın şimdilerde tartışılan değeri “davulcular” çalar saatin olmadığı dönemlerde çok önemliydi. Müminleri davul çalarak sahura kaldıran bekçiler, arada manilerle birbirlerine sataşırdı. Bayram öncesi alacakları bahşişin hayaliyle çeşitli istek ve ihtiyaçlarını da manilerinin aralarına sıkıştırırlardı. 1826 yılı İstanbul’undan manilerin derlendiği Ramazannâme’de birbirinden çarpıcı örnekler vardır:

Akşam ezanı dinlemek
Sahur vakti yemek yemek
Ramazana mahsus şeydir
Gece davulcu söylemek

Siniye kaşık dökesin
İftarı evvel çekesin
Ehl-i keyfe göre hoştur
Kaymağa şeker ekesin

Versin murâdımı Allah
Bekçi duyar inşâ-Allah
Bir fırın ekmek de verdim
Lâ dimez söyler eyvallâh

Hakk’ olursa böyle olsun
Bekçiniz dermanın bulsun
Bu kadarcama’zur ola
Sözümüz bahşişe gelsin

Hem olsa fincan böreği
Yağlı simidle çöreği
Kubbetü’l-İslâm demişler
Pilavdır dinin direği

Geliyor Ramazan ayı, şimdi hazırlık zamanı

Tıpkı şimdi olduğu gibi eski devirlerde de Ramazan gelirken tüm aileleri tatlı bir telaş sarardı. Kilerler doldurulur, Ramazan’a pek iş bırakılmamaya çalışılırdı. Ramazan’da tüketmek üzere kilerlere yığılan erzak her ailenin bütçesine ve yeme-içme alışkanlıklarına göre değişirdi. Sahurlar için ev makarnaları, erişteler, keteler, çörekler; iftariyelik olarak kullanılmak üzere reçeller, turşular, pastırmalar, sucuklar, kuru meyveler Ramazan’dan önce hazırlanırdı. Yemekle birlikte içilecek şerbetler için şuruplar ya da murabbalar hazırlanır, iftardan hemen önce sulandırılıp sofradaki yerini alırdı. Günümüzde ise, bazı hazırlıklar yine yapılsa da gıdalar artık hazır da bulunabildiği için günlük ve taze olarak alınması tercih ediliyor. Örnek vermek gerekirse, artık birçok evde sucuk ve pastırma yapılmayıpbunlar hazır olarak alınıyor.

Ramazanda hâli vakti yerinde olanlar hazırlıklarını rahatça yaparlarken dar gelirlilerin hazırlığı ise karınca kararınca olurdu. Hâl böyleyken Türk ahlâkının ve toplum yapısının temel karakteristiği olan yardımlaşma geleneği devreye girer ve bu geleneğin bir yansıması olarakherkes ihtiyaç sahiplerine gerekli yardımları yapmaya çalışırdı.

Bu yardımlaşma, dinimizin de üzerinde durduğu bir husus olarak karşımıza çıkar. Gerek dinî, gerekse millî duygularla hareket eden, kendisi tokken komşusunun aç olmasına gönlü razı olmayan yardımsever insanlarımız, Hızır gibi dar gelirlilerin yardımına yetişip hem ramazan öncesinde, hem de ramazan boyunca ihtiyaç sahiplerine yardım ulaştırarak onların da rahat bir ramazan geçirmelerini sağlar. Eskiden beri süregelen bu güzel âdetlerimiz bizi birbirimize daha da bağlayıp güçlendirir.

Tolunay Sandıkçıoğlu