Beyoğlu’nda Vietnam mutfağından örnekler sunan Indochine, iç tasarımı bir yana bırakılırsa, bizden geçer not alamadı. Mekanın başlıca eksileriyse, konumu, havalandırmasının yeterince çalışmaması ve porsiyonların dengesiz olması

Benim kuşağım, Vietnam savaşı haberleriyle büyüdü. Amerika bölgeyi terk ettikten sonra, Ho Şi Minh tünelleri adı verilen, 250 kilometre uzunluğunda, üç katlı yeraltı yollarının ortaya çıktığını gazetelerden okumuştuk. Zamanla düşmanlıklar unutuluyor. Bugün Vietnam en gözde tatil beldelerinden; hemen her ülkede Vietnam restoranları açılıyor. Bizde de Tünel’den Tophane’ye doğru inen kesimdeki yeni oluşumlar arasında bir Vietnam restoranı var ve ülkenin Fransız sömürgesi olduğu dönemdeki adıyla, Indochine, yani Hindiçini olarak anılıyor. Otomobilimdeki navigatör yardımıyla Tophane yönünden restorana ulaşmaya çalışırken geçtiğim daracık, harap sokaklarda, kendimi Ho Şi Minh tünellerinden ilerleyen Amerikan askerleri gibi kaybolmuş hissettim. Tam da yolun bitmiş gibi göründüğü noktada, penceresiz bir duvarda küçücük ‘Indochine’ tabelası gözüme çarptı. İki arkadaşımla birlikte kalın kapının zilini çaldık. Kapıyı açan iri yarı bir adam, “Niye geldiniz?” der gibi yüzümüze baktı. “Girişte parola mı soruyorsunuz?” diye işi espriye vurdum ve aralanan kapıdan içeri girdim. Daha ilk adımda burnuma ağır bir yemek kokusu çarptı; içerisi hiç havalandırılmamış gibiydi. Mekanın tasarımı başarılıydı. Solda geniş bir bar, ortada açık mutfak, sağda ise tavana kadar bir kitaplığın ve içinde kalın ve bodur mumların yandığı şöminenin karşısına serpiştirilmiş rahat koltuklar dikkati çekiyordu. Az sayıdaki beyaz örtülü masalar ise giriş ile şömineli bölüm arasına yerleştirilmişti. Ancak duvarların boyası, binanın eskiliğini örtmeye yetmemişti.

YEMEK LİSTESİ SADE
Burası yemek saatleri dışında, bar olarak da iddialı. Kokteyller 25- 30 lira arası. Yerli şarapların tümü Doluca ürünleri ve fiyatları pek ucuz değil. Yemek listesi ise oldukça sade. Listedeki birkaç yemekte somon adını görünce, garsona bu balığın ne zaman Vietnam’a kadar gittiğini sordum. Menünün Fransız-Vietnam füzyon mutfağından derlendiği açıklaması beni pek tatmin etmedi. Listedeki ‘rang rack cua thit cuu’ gibi yemek isimleriyle kafanızı karıştırmayayım; biz üç kişi dana bonfileden satay, pirinç yufkası içinde karidesli minik dürümler, iki porsiyon Vietnam usulü noodle çorbası, portakal ve susam soslu ızgara jumbo karides ve taze ananaslı salata ısmarladık. Pirinç yufkası kalın ve sertti. Yanında gelen kurutulmuş balık sosu bile yumuşatmadı. Çöp şiş benzeri satay ise iki porsiyon gelmesine rağmen dişimizin kovuğuna gitmedi. Ancak çorbanın porsiyonu devasaydı. İki kaseyi üçe böldüğümüz halde, hiç birimiz bitiremedik. Ananaslı salata ve portakal, susam soslu karidesin de porsiyonu çok büyüktü. Onun da bir bölümü yenmeden geri gitti. Acılı, ekşili, tuzlu Uzakdoğu yemeklerinin yanında şarap gitmiyor. Biz de su ve maden suyu ile yetindik. Üzerine, garsonun önerisiyle listedeki tek tatlı olan çikolatalı sufleyi ortaya söyledik. Gerçi çikolatası kaliteliydi ama gelen keke sufle denemezdi. 218 lira hesap ödeyip ayrılırken kendi kendime sordum; bir daha burada yemek yer miydim? Ulaşım ve park olanakları açısından bir felaketti. Restoranın fotojenik görüntüsünün dışında kalan diğer ayrıntılar da çekici değildi. Bu yemekler uğruna ulaşım zorluğunu göze alıp almayacağıma karar veremedim.

Deniz Derin

Kaynak: Sabah Gazetesi

Leave a Reply